Anlatacaklarım seni yataktan mı fırlatır yoksa sinirden mi
zıplatır bilemiyorum Dünyalı. Ben bu yaşadıklarımı yaşarken yaklaşık on gün
boyunca sinirimden beynimin içinde atlar tepişti. Bazen hâlâ şaha kalkıyorlar
ama dizginler benim elimde.
Bazı şeyler bağıra bağıra gelir derler ya… Eşimle
ilişkimizin bu noktaya gelişi de aynen öyle oldu.
Bugün sana Efsun’la aramda geçen meseleyi anlatacağım. Ama
aslında bu sadece bir olay değil; yok sayıldığımın, yalnız bırakıldığımın ve
içten içe nasıl koptuğumun hikâyesi.
Kuzenimin eşi olan Efsun’la bir zamanlar çok yakındık.
Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi. Hayatlarımızın en küçük detayına kadar
birbirimizden haberdardık. Üzüntümüz de neşemiz de ortaktı.
Ama Efsun’un evliliği… Kötüydü. Hatta kötü demek hafif
kalır, berbat bir evlilikti. Kocası saygısız, vicdansız bir adamdı. Efsun ise
defalarca şiddet görmüş, saygısızlık yutmuş ama yine de o hayatın içinden
çıkmak için gerçek bir adım atmamış bir kadındı.
Ben onun için çok çabaladım, Dünyalı. Defalarca uyardım.
Karşısındaki adamın sıradan biri olmadığını, merhametten yoksun olduğunu
anlattım. Ama dinlemedi. Göz göre göre aynı döngünün içinde kalmayı seçti. Ve
bir çocuk geldi dünyaya… Öyle bir ortamın içine.
Sonra bir gün benden haddini aşan bir istekte bulundu. Bunu
kabul etmem için kendi ailemden bazı insanları kırmam gerekiyordu. Bu benim
kırmızı çizgim. Üstelik mesele sadece bu da değildi; bu isteği benden talep
etmek onun haddine değildi.
Reddettim.
Şimdi soruyorum sana, Dünyalı… Bu bir ihanet mi?
Elbette değil.
Ama o böyle düşünmedi. Belki bunu açık açık söylemedi ama
bazı cümlelerin alt metni bağırır. Onunki de öyleydi.
Ben onun en zor zamanlarında yanında durmuş, ona aile olmuş
biriydim. Böyle birinin ihanet edebileceğini düşünmek… Bu, beni hiç tanımamış
olmak demekti. Ve beni tanımayan biriyle benim işim olamaz Dünyalı.
Ama bitmedi.
Sonra bel altı vurdu. Beni parlatmış, beni bir yere
getirmiş… Öyle söyledi.
Evet, kabul. Belki bir noktada katkısı oldu. Ama insanın kendi ışığı yoksa, kim
onu parlatabilir ki?
Konuştukça daha da battı.
Ve batarken eşimi de yanına çekti.
Çünkü ona göre yine ben abartıyordum. Yine ben ayıp
etmiştim. Bu mesele uzatılacak bir şey değildi. Gereksiz tepki veriyordum.
Hatta onun gözünde ben, yanımda biri olmadan bir yere gelemeyecek biriydim.
Hoşt derler adama.
Dedim de.
Ama o “hoşt” içimde öyle bir boşluk açtı ki, tarifi yok Dünyalı.
Çünkü insan bazen karşısındakine değil, yanında olması
gerekenin susmasına kırılır.
O gün anladım; bazı insanlar seni karşısına almaz, yanında
durur gibi yapıp aslında karşına geçer.
Ve daha acısı şu ki…
İnsan en çok, kendini anlatmak zorunda bırakıldığı yerde yorulur.
Ben o gün yorulmadım, Dünyalı.
Koptum.
Sessizce, geri dönüşü olmayacak şekilde koptum.
Çünkü bazı şeyler tamir edilmez.
Bazı bağlar onarılmaz.
Ve bazı insanlar… bir daha asla aynı yerden sevilmez.
Sonraki yazımda bir metal parçasının evladın canından kıymetli olduğu anı sana anlatacağım Dünyalı. Bende kal!

