Selam Dünyalı, kaldığım yerden devam ediyorum.
Sana son cümlem bir metal parçasının evladımın canından kıymetli oluşuyla ilgiliydi.
Dur yahu, dalga geçmiyorum. Abartmıyorum da.
“Ama bu nasıl olabilir?” dediğini duyar gibiyim. E oku da gör, ne diyeyim…
Yeni yıla birkaç hafta kala bizim oğlan her zamanki gibi yine hastalandı. Aksilik ya, çocuğun özel sağlık sigortasında muayene hakkı da bitmişti. Ama benim için asıl mesele bu değildi. Çocuğu doktora götürebileceğim saatlerde kendi doktoru çoktan mesaiyi kapatmış oluyordu. Mecburen devletin aciline gittik.
On sekiz saniyelik muhteşem bir muayenenin ardından antibiyotik ve ateş düşürücü verilip eve postalandık. Akşam işten geldiğimde ateşi hâlâ düşmüyordu. Tekrar acile gittik. Bu sefer serum takıldı, ilaçlar değiştirildi.
Ertesi sabah oğlanı ateşten sıtma tuttu. O hastaneye nasıl gittim inan bilmiyorum Dünyalı. Gün daha doğmamıştı. Dörtlüleri yakıp kalbim ağzımda hastanenin otoparkına girdim. Arabayı park ettiğim gibi oğlumu kucağıma alıp içeri koştum. Ama artık benim de sabrım taşmak üzereydi.
Kolunda serum, damardan ateş düşürücüler, ılık kompresler… Buna rağmen ateş bir türlü kontrol altına alınamıyordu. Bu arada tüm süreç boyunca eşim gece vardiyasında çalıştığı için yanımızda olamıyordu. Sadece o son sabah iş çıkışı uğrayıp sonra eve geçmek zorunda kaldı. Buraya kadar benim için bir problem yoktu.
Asıl mesele o sabah başladı.
Saatler sonra bizi çocuk doktoruyla görüştürmeye karar verdiler. Hani derler ya “işin ehline denk gelmek lazım” diye… Meğer ne doğru sözmüş. Daha en başta düzgün muayene edilmediği için çocuğum günlerce boş yere serum ve ilaç yüklemesine maruz kaldı. Basit bir sürüntüyle anlaşılabilecek hastalık doğru teşhis edilemediği için ayakta atlatacağı şey oğlumu hastanede yatırır hale getirdi.
İki gün sonra özel hastanede yatışı yapıldı.
Hastane sonrası biraz toparlamıştı ama doktorlar hastalığın ara ara pik yapabileceğini söylemişti. O akşam da aniden ateşi kırkı vurdu. Ama gerçekten kırk.
Ben ateşten oldum olası korkarım Dünyalı. Bir de benim oğlumun ateşi on dakikada üç dört derece yükselebiliyorsa, panik olmamam mümkün mü?
Koştura koştura garaja indik. Elimde çanta, bir elimde ateş ölçer, kucağımda çocuk… Eşimin kapıyı açmasını bekliyorum. Çünkü ben o gün işe giderken araba kirlenmiş, çamur olmuş, neden dikkat etmemişim.
Ya be insafsız… Çocuk kucağımda yanıyor, sen hâlâ araba neden pis diye söyleniyorsun.
Be insafsız… Benim panik olduğumu biliyorsun, çocuğun ateşi kırk olmuş, sen hâlâ arabanın rölantisinin düşmesini bekliyorsun.
Bunlar normal mi Dünyalı, soruyorum sana?
Şimdi benim evladım mı kıymetliydi, yoksa o dört tekerli demir yığını mı?
Sonra uzaklaşınca, surat yapınca problemli olan ben oluyorum.
Neymiş… Bu konuda çok hassasmış. Daha önce bunları çok konuşmuşuz. O an insanın gözü görmüyormuş.
Doğru.
Gözü bizi görmüyordu.
O gece anladım Dünyalı; bazı insanlar için düzen, merhametten daha önemliymiş. Çocuğumun ateşi sonunda düştü ama benim içimde yükselen şey hâlâ inmedi.
Bir sonraki maceram ne olur bilmiyorum. Ama sen bende kal!
